Son aylarda Avrupa’nın hukuk çevrelerinde ve teknoloji dünyasında hararetle tartışılan bir konu var: İnsanların kendi yüzleri, sesleri ve fiziksel özellikleri üzerinde “telif hakkı” sahibi olması mümkün mü? Tartışmanın fitilini ateşleyen ülke ise Danimarka oldu. Danimarka, telif yasasında yapmayı planladığı değişiklikle bireylere kendi “görünümleri” üzerinde bir tür copyright (telif) tanımayı gündeme taşıdı. Amaç, Deepfake teknolojileriyle artan dijital kimlik istismarına karşı insanları korumak. Ancak bu öneri, hukuki olarak kritik bir ayrımı yeniden tartışmaya açıyor. Danimarka Kültür Bakanlığı’nın Haziran ayında gündeme getirdiği telif yasası değişikliği, bireylerin kendi yüzleri ve sesleri üzerinde ekonomik hak iddia edebilmesini öngörüyor. Üstelik bu girişim yalnızca ulusal bir düzenleme olarak düşünülmüyor. Danimarka’nın Avrupa Birliği Konseyi dönem başkanlığı sürecinde konunun AB düzeyinde tartışmaya açılması hedefleniyor. Yani mesele, birkaç platformun içerik politikası olmaktan çıkıp kıta çapında yeni bir hukuk paradigmasına dönüşebilir.
Danimarka Kültür Bakanı Jakob Engel-Schmidt, sanatçıların ve hak sahiplerinin korunmaması hâlinde yapay zekânın yaratıcı endüstrilerin geçim kaynaklarını tehdit edeceğini vurguluyor. Son günlerde yapay zekâ dünyasında yaşananlar, Engel-Schmidt’in bu endişesinin boşuna olmadığını gösteriyor. Çin çıkışlı SeeDance 2.0 yapay zekâ ile video üretme konusunda kabiliyetleri bir adım daha ileri taşırken, ünlü isimlerin yüzlerinin de videolarında kullanılmasına izin vererek Hollywood filmlerini andıran içeriklerin yapay zekâ ile pekâlâ yapılabileceğini gösterdi.
Üstelik bu işin sadece bir boyutu. İşin diğer tarafında sosyal medya gibi kitlesel iletişm araçlarına güvenin giderek azalması, siyasi manipülasyon ve çocukları hedef alan istismar materyalleri gibi daha da endişe verici tehditler var. Bu yüzden deepfake krizine karşı harekete geçilmesi önem taşıyor. Ancak bunun ne şekilde yapılacağı da başlı başına bir tartışma konusu.
Telif Hakkı mı, Kişilik Hakkı mı? Kimliğin Metalaşma Riski Endişe Yaratıyor
İşin hukuki boyutundaki tartışmanın kalbinde şu soru yatıyor: Bir insan yüzü telifi alınabilecek bir “eser” midir? Yüzyıllardır telif hukuku; bir şarkıyı, bir şiiri, bir tabloyu, yani insan zihninin ürünü olan özgün yaratımları koruyor. Buna karşılık kişilik hakları; bireyin onuru, mahremiyeti ve itibarıyla bağlantılı olarak görüntüsünü, sesini ve kimliğini muhafaza ediyor. Aradaki fark kritik: Telif hakkı devredilebilir, satılabilir, lisanslanabilir. Kişilik hakları ise devredilemez ve bireyin şahsına sıkı sıkıya bağlıdır. Telif hukuku ekonomik bir çerçeve sunduğu için, yüz ve ses gibi unsurların lisanslanabilir varlıklara dönüşmesi kaçınılmaz olabilir.
Bazı hukukçular, deepfake sorununu telif hukuku üzerinden çözmenin uzun vadede tehlikeli bir emsal oluşturabileceğini savunuyor. Çünkü bu yaklaşım, insan bedenini ve kimliğini ekonomik bir varlık hâline getirme riskini barındırıyor. Eğer yüzünüz bir “eser” sayılırsa, onu lisanslayabilir, devredebilir ya da satabilirsiniz. Peki bu durumda kimlik, bir fikri mülkiyet varlığına mı dönüşür?
Bu ayrım teorik görünse de, uygulamada çok somut sonuçlar doğurabilir. Telif hukuku ekonomik mantıkla çalışır; kişilik hakları ise insan onuruna dayanır. Bu iki çerçevenin karıştırılması, hukuk sisteminde öngörülmeyen sonuçlar yaratabilir.
Teknoloji Şirketleri Deepfake’lere Karşı Aksiyon Almakta Yetersiz Kalıyor
Gündeme getirilen bu endişelerin arkasında yalnızca hukuki bir idealizm yok; ciddi bir uygulama sorunu da var. Avrupa Birliği’nin 2024’te yürürlüğe koyduğu Dijital Hizmetler Yasası (DSA), platformlara içerik kaldırma ve şeffaflık yükümlülükleri getirdi; fakat “zamanında müdahale” gibi ifadelerin muğlak olması, deepfake mağdurlarının hızlı sonuç almasını zorlaştırıyor. Instagram, TikTok ya da Google gibi dev platformlara yapılan kaldırma taleplerinin çoğu ya geç işliyor ya da hiç sonuç vermiyor. Telif hakkı ihlali iddiaları ise genellikle daha hızlı işlem görüyor. Danimarka’daki bazı hak savunucuları da tam bu nedenle telif hukukunu bir “uygulama aracı” olarak görüyor: Sanatçılar telif ihlali üzerinden içerik kaldırabiliyorsa, bireyler neden kendi yüzleri için aynı yolu kullanamasın? Ancak yukarıda bahsettiğimiz sebeplerden ötürü, bu pragmatik yaklaşımın uzun vadeli bedelinin de düşünülmesi gerekiyor.
Aslında bireyin yüzü ve sesi üzerindeki ticari kontrol fikri tamamen yeni değil. ABD’de Kaliforniya gibi birçok eyalette uzun süredir uygulanan “right of publicity” (Kişisel imajın ticari korunması) düzenlemeleri, kişilerin ad, yüz ve seslerinin ticari amaçla rıza dışı kullanımını yasaklıyor. ABD’deki “right of publicity” telif hukukunun içinde olmasa da rıza dışı kullanıma ciddi sınırlamalar getiriyor. Ancak SeeDance gibi örneklerde gördüğümüz üzere, bu kısıtlamalar pratikte çok fazla karşılık bulmuyor.
Yüzlerin ve Kimliklerin Korunabilmesi İçin Kayıt Altına Alınması Gerekiyor
Danimarka’nın bu yönde bir adım atması dünya genelinde domino etkisi yaratabilir. Avustralya’nın başlattığı sosyal medyada yaş sınırının dünynanın geri kalanına ne kadar hızlı yayıldığı ortada. Bu noktada, Danimarka’da tartışılan bu konunun son günlerde çok konuşulan dijital kimlik ve biyometrik doğrulama meselesiyle de dirsek teması içinde olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Çünkü yüzlerin ve kimliklerin telif haklarıyla korunan bir metaya dönüşebilmesi için, öncelikle kayıt altına alınıp bir veri tabanına eklenmesi gerekiyor. Bu da sadece güvenlik açısından değil, etik açısından da işi tartışmalı bir boyuta çekiyor. Eğer yüz ve ses telif nesnesi hâline gelirse, yalnızca korunmuş olmaz; aynı zamanda resmî olarak tanımlanmış ve arşivlenmiş bir kategoriye dönüşür. Deepfake’lere karşı geliştirilen koruma mekanizmaları, farkında olmadan daha kapsamlı bir kimlik yönetimi altyapısını da meşrulaştırabilir.
Son dönemde bu alanda yaşanan endişe verici gelişmeler, bu konunun ne kadar sakıncalı yerlere gidebileceğini daha iyi anlamımız sağlıyor. OpenAI’ın kurucusu olan Sam Altman’ın World projesi bu konudaki en somut örneklerden biri. Kripto merkezli bir dijital kimlik veri tabanı oluşturmak için yola çıkan World, dünyanın dört bir yanında insanların gözlerini taratarak biyometrik verilerini topluyor. Bunu yapmak için de gözünü taratan insanlara para ödüyor. Üstelik bunu Afrika’nın fakir ülkeleri gibi paraya çok ihtiyaç duyulan yerlerde yapıyor. Bu girişim, insan kimliğinin metalaştığının en somut örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor.
Bu noktada hem daha teknik çözümler, hem de yapay zekâya yönelik daha kapsamlı düzenlemeler gündeme geliyor: Örneğin dijital filigran (watermark), içerik kökeni standartları (provenance), doğrulanabilir meta-veri sistemleri, işin teknik tarafında daha şeffaf ve daha düşük riskli çözümler sunabilir. Diğer yandan sadece kişilerin yüzlerini ve seslerini değil, eserlerini ve ürünlerini de yapay zekânın sebep olduğu ihlallerden korumak gerekiyor. Open Rights Group gibi sivil toplum kuruluşları, bu noktada daha geniş kapsamlı düzenlemelerin gerekliliğine vurgu yapıyor.
Danimarka’nın önerisi, deepfake’lere karşı hızlı ve uygulanabilir bir araç sunma iddiasında olsa da beraberinde getirdiği yasal değişim belli başlı bazı tuzaklar da barındırıyor. Giderek büyüyen deepfake krizine karşı somut adımlar atılması elzem olsa da bu adımları atarken aşılacak sınırları da iyi değerlendirmek gerekiyor.






